bilimsel

Sep 03 2009
[Flash 9 is required to listen to audio.]

The Wombats - My Circuitboard City

Aug 01 2009
benim de bir gün bi “f-302”im bi “colonial viper”ım olacak mı maketten de olsa?

benim de bir gün bi “f-302”im bi “colonial viper”ım olacak mı maketten de olsa?

Mar 04 2009
[Flash 9 is required to listen to audio.]

High Barbaree - Bounding Main

Oct 02 2008
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Are Ye Sleepin’ Maggie - Dougie MacLean

Aug 01 2008

son bir ay

istek üzerine son 1-1.5 aydır izlediğim diğer filmler için de bişeler yazayım dedim. buyrun bakalım.

funny games U.S. : ikinci defa izleyince aynı zevki vermeyecek bi senaryoya sahip olduğu için ölesine izlemiş oldum. 97 yapımlı orjinalini ilk izlediğimde çok çarpıcı gelmişti. hiç izlemediyseniz spoiler almadan direk izleyin tabiki.

the signal : bir filmin imdb sayfasına bakarken genre kısmında horror thriller görürsem ve puan da ilgi çekici gelmezse direk soğuyorum filmden. kötü örnekleri bol olduğundan, hatta iyisine çok az rastlandığından böle bişe gelişti içimde. bu film için de pek iyi diyemem. 3 ayrı yönetmenin 3 ayrı segment halinde çektiği filmin ilk segmentinde doğal olarak konuyu anlamak için bi ilgiyle izliyosunuz. ikinci segment biraz daha eğlenceli olmuş, yönetmenin şoparlık tercihi neticesinde. üçünce kısımda bitse de gitsek demeye başladım.

an american crime : ellen page’ i “hard candy” de izledik sevdik, “juno”yla oscar alması için akşam namazlarından sonra dua ettik. bu filmde de kendisinin oynadığını görünce içimizde bi ısınma oldu. film gerçek hikayeyi anlatıyor. baya rahatsız edici bi hikaye. psikolojik durumlar sanki biraz daha iyi verilebilirmiş gibime geldi.

fool’s gold : çekilmesi, izlenmesi, matthew mcconaughey’in kendisi, hepsi ayrı bir hata. hakkaten çok boş vaktiniz varsa belki klasmanında.

my mom’s new boyfriend : başka bir hata. buna hiç yaklaşmayın, boş vaktinizi uyuyarak geçirin daha iyi.

21 : benzerleri hatta aynı hikayelisi bol olan bi film. izle gitsin.

chaos theory : ryan reynolds’ı “two guys, a girl and a pizza place”, “van wilder”, “blade: trinity”, “waiting” lerle sevdik, seviyoruz. “chaos theory” ve “the nines” dan pek memnun kalamadık. waiting’ i izlemediyseniz mutlaka bulun izleyin bu arada.

drillbit taylor : owen wilson’ın oynadığı filmlerden wes anderson’ın çekmediklerine temkinli yaklaşmakta fayda var. ama bu film gayet iyi çıktı, eğlendirdi.

harold and kumar escape from guantanamo bay : buna bişe yazmama gerek yok heralde.

how to rob a bank : gereksiz filmler kuşağında bu hafta…

in bruges : colin farrell’ın oyunculuğu bu filmde baya farklı. başroldeki diğer abimiz brendan gleeson’a da “braveheart” ta başlayıp “28 days later”, “cold mountain”, “troy” ve “kingdom of heaven” gibi filmlerle devam eden ayrı bi fanlığım var. güzel bi filmdi. severek izledik. ayrıca “this is the löyf”

it’s a free world : ken loach filmlerinin yeri hep ayrıdır bende. büyüyünce kendisine sosyal gerçekçi senaryolar yazmak istiyorum.

rise of the footsoldier : futbol holiganlığından mafya patronluğuna uzanan bir elemanın hikayesini anlatan ingiliz filmi. çok da bi ilginçliği yoktu.

silk : fena olmayan bi hikaye, iyi oyunculuk. drama romance kaldıramayan, neyleyim içinde kılıç olmayan japon filmini diyenlere göre değil.

three kingdoms: resurrection of the dragon : “çin, japon, kılıç, savaş” içinde bunlar varsa çamurdan da olsa izlerim diyenlerdenim. (derneğimize daha kısa bi isim bulmak için çalışmalarımız sürüyor) güzel örneklerinin yanında biraz sönük kalıyor, müzikler ilgi çekici.

vexille : “appleseed” tarzı bir bilimkurgu anime. baya hoşuma gitti.

the children of huang shi : fena değil, izleniyor. gerçek hikayesinin dışında da pek bir etkileyiciliği yok.

leatherheads : george clooney, renee zellweger ve “the office” den tanıyıp sevdiğimiz john krasinski’yi de görünce merakla beklediğimiz bir film haline gelmişti. boş çıkmadı. baya eğelenceliydi.

after sex : ismine bakınca çok çakma gelen filmler vardır ya, bi de hiç beklemediğiniz kadar iyi çıkanları vardır. bu onlardan. ilişkilerin her varyasyonu üzerine bi komedi. ayrıca içimizdeki mila kunis aşkı bambaşka.

bunlar 2007-2008 filmleriydi. ik tane de 70’lerden film var.

sex and fury : malumunuz 70-80’lerde erotik bi dalga var. gökcisimleri nasıl konumlandıysa artık o senelerde böle bişe yaşanmış. açıklaması zor. bu film de o dalgadan bir japon filmi. tarantinonun çalıntıladığı fikirler var gibi görünüyor. bazı oyuncuların performansları rezalet olsa da dumurlara geleceğiniz bir sahnesi için bile izlenir. aslında senaryo fena sayılmaz, bugünlerde film diye izlediğimiz çoğu şeyden iyi, karakterler iyi verilmiş, bi akışı var gidiyor. ama işte kilit oyuncu aslında oyuncu bile değilse, bi de parasal imkanlar sınırlıysa film sıçar ya, öle olmuş bu filme. tekrar çekilse, hatta daha softcore olsa, iyi yönetmenin elinden manyak bişe çıkabilir.

stalker : bi de böle filmler vardır ya, izlemeye korktuğunuz. yönetmenin ismi bile ağır gelir. TARKOVSKY! adam rus bi kere. bi de filmin ağır işleyen bişey olduğunu duyduysanız vay halinize. die hard 4’ ü 4 kere izlersin de buna yanaşamazsın. hollywood, kafein ve şeker bağımlısı add sınırlarında dolaşan bizleri çözdüğü için böle şeylerle uğraşmaz fimlerde, 10 sayfada bir heyacanlı olay ister senaristten. sen de patlamış mısırını yiyip “corn syrup” ihtiva eden kolanı yudumlarken hem amerikan çiftçisine, hem hollywod’a, hem multinasyonel kumpanyalara para kazandırırsın. bu düzen böle devam etmez, bozkırlar yeşerir bir gün adamım. tamam die hard’ı da seviyorum ama bu filmin yeri de bambaşka.

dipnot 1: stargate filmlerinden de kısaca bahsedeyim. stargate the ark of truth ve stargate continuum stargate sg-1 dizisi 10. sezonunda bittikten sonra çekilen ve konuyu bağlayan 2 tv filmi. tabiki sg-1 takımından uzun süre ayrı kalan fanları gayet tatmin eden filmler. ikincisi ilkine göre daha iyi. stargate atlantis 5. sezonu devam ederken yeni filmler ve yeni bir spin-off için de beklemedeyiz. efsane uzun süre devam edecek gibi görünüyor.

dipnot 2: film değil ama iki diziden bahsetmeden geçemiyeceğim. freaks and geeks 1999-2000 yapımı 18 bölümlü tek sezonluk bir dizi. 80’lerin lise hayatı diyebiliriz kısaca. beklemediğim kadar iyiydi. survivorman ise kanadalı les stroud abimizin herbişeyini hazırlayıp sunduğu “survival show”u. man vs wild’ a belki discovery’de denk gelmişsinizdir, aynı tarz. farkı şu; les yanına adam almıyor, bütün kameraları kendi taşıyıp, kurup, çekim yapıyor ve 1 haftalık sürede çekiliyor her bölüm. tabiki önceden bölgeyi uzmanlarla gezmek ve uydu telefonu taşımak gibi önlemleri alıyorlar. ama kesinlikle daha gerçekçi. meraklısına gayet hoş bir show. 3. sezonu bu sonbaharda başlıyacak diyorlar.

Page 1 of 5